Ön Yazı
Şeref Kazcıoğlu’nun, yani Şeref Usta’nın bir sözü vardır: “Yaradan istedi mi, eydi…” [1] diye başlayan sözü. Sanırım bizim buluşmamız da bu şekilde gerçekleşti. Doktorayı bitirdiğimde kendime bir söz vermiştim: Varoluşumuzu anlamlandıran kâinatın tüm renklerine katkı sağlayacak ve olumlu izler bırakacak çalışmalar yapacaktım. Bunu memleketim Simav’dan başlatmak istedim. 70 yaşına dayanan Şeref Usta da yaşam macerasının tüm yönleriyle kaleme alınması dileğini evrene fısıldamış… Evrene yayılan frekans dalgaları ise sanırım aynı kıyıya vurmuş oldu.
İnsan hikâyelerine karşı derin bir tutkum bulunuyor. Fakat bu hikâyeler yüzeysel olmamalı. Asıl hikâyeler derinde saklıdır. Okyanusun derinini keşfetmek için, uzun bir süre nefessiz kalmak gerekir. Kolay değildir. Sessizce dinlediğin iç dünyanın diplerindeki yaşanmışlıklara kelimeler gerek kalmaz; gözler saf ruh hâlini en doğru biçimde yansıtır. Bu yüzden gazeteler için yaptığım araştırma yazılarında en büyük keyif aldığım alan, insan hikâyeleriydi. Çünkü insanların en saf hâline ulaşabilmek, kendini maskelerle gizleyen insanı anlamanın ötesinde, Tanrı’nın üflediği ruhu hissetmene imkân tanıyor. İşte o zaman “İnsan insan derler idi, insan nedir şimdi bildim…”[2] bestesini daha iyi anlayabiliyorsun…
Artık kısa gazete yazılarının ötesine geçip bunun kitap çalışmasını yapmanın zamanı gelmişti. Peki, neden Şeref Usta? Çocukken yalın ayak, tamirhanelerde araçların altındaki yağlı dünyada hayal kurmasını bilen bir çocuktu. Belki de dışlandığını, ötekileştirildiğini hisseden bir çocuk olmasından dolayı hayal kurmasını bilen bir çocuktu. Birçok kez özgüveni sarsılmış, kırık bir özgüveni yıllarca taşımış. Hatta ilk uluslararası fuar deneyiminde, küresel bir otomotiv devi stantlarını ziyaret etmek istediğinde, orada tek başına bulunan Şeref Usta stanttan uzaklaşmış. Bunu ise biyografik anlatıda şu şekilde dile getirecek: “Yılların getirdiği eziklik, o eziklik, o baskı… Cesaret edemedim.”
Fakat içinde bulunduğu bu durum, onu diğer çocukların yolunu açmaya yöneltmiştir. Başka çocukların özgüveni eksik olmamalıydı; ezik hissetmemeliydiler.
Ortaokul mezunu Şeref Usta bu yolda yüzlerce, hatta binlerce öğrencinin eğitim hayatında iyi bir yere gelmesi için mücadele vermektedir. Bunun dışında gerçekleştirdiği eğitim projeleri sadece bölgeye değil, babası Halil İbrahim Usta’nın merak ettiği Simav’ın dağlarının ardına da uzanacaktır. Nafi Güral’ın kitap için verdiği söyleşide ifade ettiği gibi, “Bu hayatta is değil, iz bırakacaksın” sözünü yaşatmaya çalışmış Şeref Usta.
Bu kitap, bol alkışlı bir başarı hikâyesi değildir. Bol alkışlı bir hayat, bana göre sahte bir hayattır; o alkışların sesi, insanın özündeki fısıltıyı bastırır. Bu eser, olduğu gibi yansıtılmaya çalışılmış bir yaşam anlatısıdır. Şeref Usta, kendini espritüel yönden değerlendirebilecek veya eleştirebilecek bir olgunluğa sahiptir. Bunu herkes yapamaz. Hiçbir insan dört dörtlük değildir; fakat çoğu, kendini dört dörtlük tanıtmaya çalışır. İnsanın asıl değerli olan kısmı, işte o eksik kalan dörtte birlik yanıdır. Onun farkına varıp ışık tutarak diğer insanların da görebilmesini sağlayanlar, bana göre belirli bir olgunluğa ulaşmıştır. Çünkü insanlar aslında kendi noksan yanlarını görerek, başkalarının gelişimine motivasyon sağlarlar. Böylece insanlar, “Sadece ben noksan değilmişim” diyebilirler.
Benim hayat felsefem, eşitsizlikleri azaltmayı ve dayanışmayı güçlendirmeyi amaçlar. Bu bakımdan Aziz Nesin’in oğlu Ali Nesin’e yazdığı mektuptan bir bölümü beni oldukça etkilemiştir. Diyor ki:
“İnsan bütün varlığıyla başkalarına iyilik etmedikten, kendini gelecek kuşaklara adamadıktan sonra mutlu olabilir mi hiç… Bence mutluluk, insanlara ödenmez borçlu olduğunu bilip, yine de ödeme bilincinde olmaktır. (…) Ben, kendi çocuklarını okutamayan yoksulların ödediği vergilerle parasız okullarda okudum. (…) Demek (…) onların yerine ben okudum. Nasıl unuturum bunu? Elbet benim çocuklarım da kendi borçlarını unutmayacaklar.”[3]
Bu bağlamda, devlet okullarında okumuş biri olarak ben de kendimi toplumumuza karşı borçlu hissediyorum. Cumhuriyetimizin bizlere sağladığı bilimsel olanaklar için Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e minnettarım. Bu vesileyle emeğimi geleceğin ustaları, yani çıraklarımıza armağan ediyorum. Oldukça zorlu yaşamlardan gelen çıraklara… Kitap geliri, Raife Kazcıoğlu Çırak Öğrenci Pansiyonu’na bağışlanacaktır. Kum tanesi kadar katkım olursa ne mutlu.
Ve şimdi sözü, bu kitabın gerçek sahiplerine yöneltmek istiyorum. Yurdumuzun çok değerli çırakları, geleceğin ustaları! Bu memleketin size daima ihtiyacı var… Sizler de birer Şeref Usta olabilirsiniz, hatta daha ileriye adım atabilirsiniz. Ancak bu adımları atarken her daim doğaya saygılı olun, sömürüye karşı durun, kadın istihdamını artırın, dezavantajlı bireylere imkân sunun ve emeğin karşılığını muhakkak fazlasıyla verin.
Bu arada Kazcıoğlu kardeşlerinin her biri ayrı ayrı başarılı, ayrı ayrı değerlidir. İnanıyorum ki her birinin hayatı kitaplara konu olur. Fakat bu kitapta Şeref Usta’nın hayatı ele alındığı için anlatımın merkezinde o yer almaktadır.
Son bir notla ön yazımızı bitirelim:
Bu kitap, Şeref Kazcıoğlu’nun tanıklıklarına, hatıralarına ve kişisel anlatımlarına dayanmakla birlikte, edebi bir üslupla işlenmiş bir yaşam anlatısıdır. Eserde kronolojik sıralamadan ziyade anlatı akışı ön planda tutulmuştur. Bu nedenle bazı tarihsel sıçramalar veya atlamalar bulunabilir. Farklı bakış açıları ve yorumlar elbette mümkündür. Anlatılanlar, herhangi bir kurum veya kişi hakkında olumsuz bir yargı oluşturma amacı taşımaz.
Saygılarımla,
Ahmet SUNAL
Ağustos 2025, Kütahya
[1] Bölgesel ağız kullanılmıştır. “Anlıyor musun? veya “Anladın mı?” denilmek istenmektedir. Farklı yorumlar mümkündür.
[2] Fazıl Say’ın, şair Muhyiddin Abdal’ın “İnsan İnsan” adlı şiirinden bestelediği eserden alınmıştır.
[3] Aziz Nesin – Ali Nesin, Canım Oğlum Canım Babacığım – 1: Mektuplaşmalar (1965–1981) (İstanbul: Nesin Yayınevi, 2010), 195.